14 Eylül 2010 Salı

yorum


There is only one sin, only one. And that is theft. Every other sin is a variation of theft... When you kill a man, you steal a life. You steal his wife's right to a husband, rob his children of a father. When you tell a lie, you steal someone's right to the truth. When you cheat, you steal the right to fairness.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

furkan

furkan suresi 74. ayetin meali şöyledir:

ve onlar ki: "ey rabbimiz! bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl" derler

bu duayı çok severim. dua ederken bu ayeti de eklerim bazen. eskiden daha sık yapardım...

bu yazdıklarımı okuyup kapatmadan evvel, bir önceki ayetin mealini de hatırlatmak gerek:

kendilerine rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar (furkan, 73)

26 Kasım 2009 Perşembe

bir aydan fazla oldu buraya yazmayalı. neden yazmadım? aslında var bi çok nedeni. ama ne toparlıyabiliyorum kafamda, ne de sıralayabiliyorum sonrasında...

gidiyorum... asker yolu göründü bana da. 331. dönem yedek subay adayı olarak aralık ayında askerim artık. odamdayım, eşyalarımı toparladım, bilgisayarımı toplamak üzereyim. son bi çırpınış iki satır yazmak istedim, bir aydır yalnız bıraktığım blogumdan özür dilemek ister gibi... bu dönem içerisinde pek yazabildiğim söylenemez. bi ara eskiden yazıp burada paylaşmadıklarımı yayınlayasım geldi, sonra vazgeçtim. askerdeki bir arkadaşımın tavsiyesine uyup daha önceden yazdıklarımı tekrar yazdım sadece. okumaktan daha etkili bir yol. denemek gerek...

blog için yazacaklarımı gün içinde not alırdım ben. küçük bi kağıda yazardım aklıma geleni iki üç satırla, sonra eve gelip onun hakkında yazardım. şimdi masam o küçük kağıtlarla dolu... en üsttekinde "efkar" kelimesinin kökünün "fikir" kelimesi olması üzerine bişiyler yazıyor mesela. ama bu konuda da yazmadım, diğer küçük kağıtlar için de durum aynı.

burda paylaştığım son yazının "dünyanın en büyük okçusu olmaya çalışan adam"ın hikayesi olacağını hayal etmiştim hep. insanın dünyaya bakışını değiştirebilecek hikayelerden biri. uzun uzun yazabilmek, kendi kelimelerimle anlatmak isterdim bu hikayeyi, ama vaktim yok...

bana bu hikayeyi 31 aralık 2008 günü, yani hayatımın en kötü günlerinden birinde, beni ziyarete gelen arkadaşım anlatmıştı. iyi ki anlatmıştı. akıl sağlığımı kurtarmıştım bu sayede...

takip ettiğim bloglardan birinde geçen sene şöyle yazıyordu: "fakat 2008 için bir gram üzülmeyeceğim, bir damla gözyaşı dökmeyeceğim. birçok kişisel haklı sebepten dolayı kendisini müsadenizle hayatımın en kötü yılı ilan ediyorum." ben de birçok haklı sebepten dolayı 2009 yılını huzurlarınızda hayatımın en kötü yılı olarak ilan ediyorum. ilk gününden başlamak üzere bugüne kadar bana yapmadığını bırakmadı sağolsun. hiç yaşanmamış olmasını dilerdim, hayatımdan bu yılı çıkarmak istiyorum...

buraya artık yazar mıyım bilmiyorum. hatta bu blog burda daha ne kadar kalır, onu bile bilmiyorum. bu yüzden, ne olur ne olmaz diyerek herkese sağlıcakla ve hoşça kalın diyorum...

son not: sigara içiyosanız bırakın...

23 Ekim 2009 Cuma

bilemedim

işyerinde benim ilgilendiğim tedarikçinin ziyarete geldiği gündü. japon firması oldukları için, getirdikleri hediyeler de japon işi şeylerdi. bunların içinde iki tane hediye kutusu da vardı. masama indiğimde yağmacılar etrafıma doluştu. biri bi hediyeye sarktı, öbürü bi diğerine... kurtardıklarım bana kaldı. bu küçük hediye kutularından ne çıkacağını merak eden yağmacılardan biri, kutulardan birini açmıştı bie. içinden japon motifli bi yelpaze çıktı. diğer kutuyu açmadan çekmeceme koydum. ordan geçen bi arkadaş yelpazeyi görünce atladı. "bana ver, çok lazım" diyodu yelpaze yağmacısına. "neye lazım" diye soruyordu o da, diğeri cevap vermiyordu. "lazım işte" diye geçiştiriyordu. dönüp "neya lazım, birine mi hediye etcen?" diye sordum. "evet" dedi. "manitan mı" diye sordum. "değil" dedi. "yazdığın biri mi" dedim. "evet" dedi. çekmecemden açılmamış kutuyu çıkardım, uzattım. gözleri büyüdü. "çok sağol" dedi. sonradan anlattı. eski kız arkadaşıymış bahsettiği kişi. japon kültürünü, ve ona ait her şeyi çok severmiş. son zamanlarda aralarında tekrar bi yakınlaşma olmuş. onun için istemiş. hediye ettiğinde ne kadar sevindiğini anlatıp teşekkür ederken öğrendim.

bugün o arkadaşla sigara molasına çıkmıştık. muhabbet sardı iyice. içeri dönerken "senin bi sevgilin olursa çok mutlu olcam lan" dedi. "nerden çıktı olm, niye ki" diye sordum. "ne biliyim, çok güzel olurmuş gibi geliyo bana. çok güzel bi sevgili olursun diye düşünüyorum ilişkin de güzel olurmuş gibi geliyo." dedi. gülümsedim. tersledim, dalga geçtim, her zaman yaptığım gibi...

ben hep bunu yapmama rağmen, o nasıl bu cümleyi kurdu, anlamadım. ben mi çok gösteriyorum, yoksa herkes mi görmek konusunda çok yetenekli bilemedim.

22 Ekim 2009 Perşembe

güçlü

aynada makyajını silerken “tebrikler” dedi. “bugün çok başarılıydın, onun karşısında güçlü ve magrur kadını oynarken. oskarlık bir performanstı sergilediğin. gözünden tek bir damla yaş bile gelmedi. peki onun karşısında ağlamadın, ağlamamalıydın. artık ev de ve yalnızsın hala neden ağlayamıyorsun? kime, neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? hala anlayamıyorsun değil mi, kendine nasıl ihanet ettiğini? şu haline bak, kendinle ilgili beyninde oluşturduğun imajlar yüzünden ayrılık acısını bile dolu,dolu, özgürce, dibine kadar yaşayamıyorsun. bu yüzden de yaşadığın her şey, hep eksik, hep yarım. hepsi içinde tutuklu. hepsi senin tarafından tamamlanmayı, en sonuna koyacağın noktayı beklerken, her gün biraz daha çürüyorlar. kendini her geçen gün biraz daha dolan, bir duygu çöplüğüne dönüştürdüğünün farkında değil misin?” gözlerini kapattı. ellerini avuç içleri, ağzını ve burnunu kapatacak şekilde yüzünde birleştirdi. işaret parmaklarıyla bir türlü boşalamayan göz pınarlarına dokunurken, önce içinin çekildiğini hissetti, ardından dizlerinin bağı çözüldü. son bir hamleyle lavaboya tutunmaya çalışsa da, yerdeki paspasın üzerine yığıldı.

...

21 Ekim 2009 Çarşamba

başlıksız...

ne zaman deniz kenarı bir yere gitsek, mutlaka deniz kabukları toplarım. sanki bir ritüel. aslında amaç zaman geçirmek ve nedense oraya ait anıları gözle görünür, elle tutulur kılmak. çocuklarla: hah işte bi tane daha, burda da var... şeklinde toplarız beraberce. sonra onları eve getirdiğimde ya da torbaya yerleştirirken bakarım. aslında hepsi birbirine benzer, öyle belirgin bir özelliği ve güzelliği olmayan şeylerdir. belki birkaçı değişiktir, gözüme, tenime hoş gelir. diğerlerini taşımak bile istemem aslında. ama sanki onların duyguları varmış da kırılırlarmış gibi atmam. bir de emeklerime acırım, hani emek emek topladım ya onları:)o kadar topladık boşa gitmesin hadi der koyarım bi köşeye. eve götürene kadar kırılır, çantanın diplerine dökülürler.

bugün düşündüm de: hayatımda da böylesine biriktirdiğim gereksiz ne çok şey var acaba. yıllarca sürmüş beraberlikler, hani emeğinize kıyamadığınız deniz kabukları gibi ama bilirsiniz ki aslında olmasalarda olurlar, hatta olmasalar daha iyi bile olan cinsten:)

biyanda karşındakini incitme korkusu. ama incitmemeye çalışırken arada sırada pırtlayan gerçek bakışlar, gerçek kelimecikler. size bir şey katmayan, sizi olduğunuz yerden alıp bi adım öteye taşımayan ilişkiler. günlük geyik muhabbetleriyle devam eden giden dostluğumsular.

bu aralarki halet-i ruhiyemden midir bilmem ama ruhumdaki kıymıkları tek tek sökesim var. dolabımdaki fazlalıkları atasım var. pişman olur muyum bilmem. çok fazla şey yığmışım hayatıma ama çoğu bana ait değil, beni tamamlamayan, olmazsa olmaz özelliği taşımayan. sanki daha az şey olmalıydı, daha az. ama onları ince kristal biblolar gibi korumalıydım, ya kırılırlarsa diye. bu hisleri beslediğim kaç kişi var acaba etrafımda.

aslına bakarsak, herkese bir kusur bulmakta üstüme yok ama işin iyi yanı kendi kusurlarımı da görmezden geliyor değilim. peki herkesi beğenmek zorunda mıyım, peki ya sevmek, hayatıma dahil etmek, bir kere ettim diye onu hep orda tutmak???? elbette değilim ama şugünkü kriterlerimle baktığımda hayatım epeyce daralacak gibi görünüyor. ama sanki daha bir sevimli olacak. hani bahçeli, tertemiz, küçücük, camları yere yakın, camların önünde somyaların olduğu evler gibi. en ufak lüksü yok ama kokusu, renkleri bana ait ve tertemiz. temizlenmesi yük değil. oturulabilir bir eşiği olan camın önünde. hani oturup küçükken iskambil kağıtları ile oynadığım. silkinmek istiyorum. dökülsün ben olmayan şeyler, zorla ben yapmaya çalıştığım şeyler. belkide çok güzeller, şatafatlılar ama bana ait değiller.


20 Ekim 2009 Salı

hediye

bu şarkı benden, bütün önemli bi karar eşiğindekilere gelsin... karar vermeden önce bunu dinleyin...